Denizin Hırçın Çocukları: Milgem

 Denizin Hırçın Çocukları: Milgem

Dünya denizcilik tarihinde yaşanan dönüm noktalarından biri aynı zamanda bir deniz merakı olan Sultan Abdülaziz’in padişahlık dönemine (1861-1876) denk gelmiştir. Özellikle teknolojik gelişmelerin çok hızlı yaşandığı bu dönemde gemi inşaatında seyir esaslarına, denizci eğitiminden kurumsal teşkilatlanmaya kadar çeşitli gelişimler yaşanmıştır. Modern denizcilik tarihi böylelikle teknoloji, finans ve operasyon yönetimi konularını kapsamak zorundadır. Bu çalışmada, Osmanlı bahriyesi için de başlamış olan bu farklılık donanmaya ait gemiler özelinde ve arşiv kayıtları çerçevesinde incelemeye alınmıştır. Kırım Harbi ile başlayan zırhlı gemilerin önemi ve bu zırhlı gemi fikrinin çok kısa bir zaman diliminde yaygınlaşması sonrası buhar ve zırhlının faydası Batı donanmalarının omurgasını oluştururken, Osmanlı Devleti ileri seviyede deniz gücüne sahip diğer ülkeleri takip etmeye özen göstermiştir. Sinop istilası sonrasında neredeyse yok olmaya yüz tutmuş donanma Sultan Abdülaziz zamanında yeni bir inşa sürecine girmiştir. Teknolojik olarak yetersiz kalan Osmanlı bu yeni inşa sürecini daha çok İngiltere ve Fransa’dan gemi ve ateşli silahlar satın almak suretiyle yönetmeye çalışmıştır. 1867 yılında Kaptan-ı Derya teşkilatının son bulması ile oluşan Bahriye Nezareti kurumsal olarak modern yapılanmayı yakalama çabası içerisinde olan bir Osmanlı Devleti’ni karşımıza çıkarmaktadır. Hız ve dayanıklılık unsurlarının beklentileri özetlediği buharlı gemilerde yaşanan en büyük problemin kaliteli kömür olduğu bu dönemde, Osmanlı Devleti de büyüyen donanması karşısında kaliteli kömüre ulaşmak durumundaydı. Avrupa genelinde yaşanan dönüşüm devletleri deniz gücünü kuvvetlendirme çabası içerisine ittiği kadar Osmanlı Devleti de bu yönde kendini göstermiştir.

Bildiğimiz üzere Osmanlı Devleti son zamanlarında arka arkaya gelen askeri kayıplar neticesinden sonra yıkılmıştır. Bunlara genel olarak bütçe sıkıntılarından kaynaklanan yetersizlikler gerekçe olarak sunulmuştur ve başarısızlık yönetimin payı göz ardı edilmiştir. Buna en ilginç olarak gösterilen örneklerden biri ise Osmanlı Donanması’nın Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in zamanında başına gelenler olarak gösterilebilir. Abdülaziz’in büyük kaynaklar harcayarak edindiği (O zamanların en iyisi kabul edilen 2 denizaltısı dâhil) donanma II. Abdülhamit’in kişisel kuruntuları sebebiyle Haliç’e hapsedilerek çürümeye terkedilmiştir. Bu olaydan sonra uzunca yıllar donanmaya değer verilmemiştir.

Olay 4 Nisan 1953 yılında yaşanmıştır. Çanakkale Boğazı Nar Burnu açıklarında Türk Donanmasına ait Dumlupınar denizaltısı uzun ve yorucu bir görevden sonra mürettebatı ile birlikte istirahate çekilmek üzere limana yanaşıyordu. Hava şartları ise oldukça kötüydü. Denizaltı limana yaklaşırken birden korkunç derecede sarsıldı. Denizaltı, İsveç’e ait bir kargo gemisi ile çarpışmıştı ve yavaş yavaş dibe batıyordu. Çarpışmada hayatta kalan torpidodaki 22 asker yüzeye bir şamandıra fırlatarak içerisindeki telefon kablosu aracılığıyla merkezle iletişime geçmişti. Merkezden mürettebata şu talimat gelmişti: ‘’Gerekmedikçe konuşmayın, Türkü söylemeyin ve sigara içmeyin!’’. Fakat yapılan çalışmalarla askerlerin kurtarılamayacağı anlaşılmıştı ve merkez denizaltı mürettebatına bir anons gönderdi: ‘’ Rahatça konuşabilirsiniz, Türkü söyleyebilirsiniz ve sigara içebilirsiniz!’’. Umutlar tükenmiş. Askerler artık ölümü bekliyordu.22 kahraman askerin son sözleri şöyle olmuştu: ‘’ Her şey buraya kadarmış kumandan, birer sigara yakalım.’’ Ve bu son irtibattan sonra bir daha iletişim kurulamamıştı. 3 gün süren kurtarma çalışmaları bir sonuç vermediğinden 7 Nisan’da kurtarma çalışmaları durdurulmuştu.22 asker ölüme terk edilmişti. Türkiye’nin en kara günlerinden biri olarak 4 Nisan tarihe geçmişti.’’ Ah bir ataş ver ‘’ türküsü bu acı olaydan esinlenerek yazılmıştır.

Türkiye’nin Karadeniz’de kara suları 12 mil, Ege’de Kemer’e kadar kara suları 6 mil ve Kemer’den sonra Akdeniz içinde 12 mildir. Bu demektir ki Türkiye Ege bölgesinde özel bir rejim uyguluyor. Çünkü Ege özel bir denizdir. Türkiye ekonomisinin en önemli bölgesi Ege Denizi’nden geçiyor. Dış ticaretin %89 u deniz yoluyla yapılıyor ve çok büyük bir bölümü iste Ege Denizi’nden sağlanıyor. Türkiye’nin 774.000 km kara vatanı varken onun yarısından fazla da 462.000 km Mavi Vatan’ı vardır.

Peki, neleri içeriyor Mavi Vatan, içerdiği konulara bakacak olursak hiç de öylesine ortaya atılmış içi boş bir kavram değil. Mavi Vatan’ımızı korumak için kuzeyden güneye;

-Karadeniz’i NATO’ya ve diğer savaş gemilerine karşı mümkün olduğunca kapatmak. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanmasını sağlamak.

-Ege’de Yunanistan’ın sınırlarını 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarmasını engellemek.

-Yine Ege’de statüsü tartışmalı olan Yunanistan’a devredilmemiş adaların Yunan kontrolüne bırakılmasını engellemek.

-Akdeniz’de kısıtlanmaya çalışılan Münhasır Ekonomik Bölgemizi (MEB) savunmak.

-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni korumak ve Münhasır Ekonomik Bölgesinin tecavüze uğramasını engellemektir.

2000’li yılların başında bilim insanlarının Doğu Akdeniz’in altında zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının bulunduğunun açıklamasıyla son on yılda yaşanan gerginlik kıyıdaş ülkeler arasında deniz yetki anlaşmaları çerçevesinde diplomatik ve hukuki bir problem oluşturmuştur. Ancak bu problem, bugünlerde İsrail’in, Kıbrıs Rum tarafının ve Mısır’ın peş peşe buldukları hidrokarbon rezervleriyle uluslararası enerji şirketlerinin de katılımıyla daha büyük ve uluslararası bir enerji problemine dönüştü. Türkiye özellikle 1996-2016 yılları arasında 13 farklı kuyuda çalışmalar yapmıştır.

Milgem Projeleri

Üç tarafı denizlerle çevrili ve Dünya ticaretinin en önemli geçiş noktalarından birinde bulunan Türkiye’de 1970’lı yıllara kadar savaş gemilerinin bile bakım onarım hizmetleri ve tedariki yurt dışından sağlanmaktaydı. 1970’den itibaren, malzeme ve sistem üretimi ile montajı ülkemiz tersanelerinde gerçekleştirilmeye başlanıldı. Yıllar sonra gelinen noktada 1993 yılında Türkiye’nin Keşif Karakol Gemisi MİLGEM Projesi ve Milli Deniz Altı Savunma Harbi fikri ilk defa Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ortaya konuldu. Bu kararlar doğrultusunda askeri gemi üretiminin tümüyle millileştirilmesi amacıyla yetişmiş insan gücü arttırılarak, milli askeri gemi tasarım ve üretiminin gerçekleşmesi için gerekli adımlar başlatılmıştır.

Takvimler 2004 yılını gösterdiğinde alınan bir karar ile MİLGEM Projesi resmiyet kazanmış ve proje başlatılmıştır. 2005 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile Savunma Sanayii Başkanlığı arasında tarafların rol ve sorumluluklarını belirleyen ilk anlaşma imzalanmıştır. İstanbul Tersanesi’nde 2005 yılında ilk kaynağı vurulan TCG Heybeliada, Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren Preveze Deniz Zaferi’nin 470’inci yıldönümünde, 27 Eylül 2008 tarihinde suya indirildi. Bu tarihten itibaren, hizmete girdiği 2011’e kadar 3 yıl boyunca gemiye Aselsan, Havelsan, Tübitak, üniversiteler ve yerli sanayiden birçok firmanın desteği ile üretilen sistemler gemiye yerleştirildi.

Yüzlerce ayrı testten geçmeyi başaran Heybeliada, 2 bin 300 ton ağırlığıyla su üstünde 55 km hıza ulaşmasına rağmen bir o kadar da sessiz ilerliyor. ‘F511’ kodu ile anılan TCG Heybeliada’nın en büyük özelliklerinden biri radarda çok küçük bir iz bırakması hatta bazen de radara hiç yakalanmıyor olmasıdır. Bu geminin ilk suya indirilmesi ile birlikte Türkiye, kendi savaş gemisini tasarlayıp üretebilen 10 ülke arasında yerini aldı. Aynı zamanda yakıt tüketiminde oldukça tasarruflu olan TCG Heybeliada İstanbul’dan denize açılıp herhangi bir lojistik desteğe ihtiyaç duymadan tek seferde Cebelitarık Boğazı’na gidip geri gelebiliyor.

MİLGEM kapsamında ilk etapta 12 savaş gemisinin üretimi planlanmıştı. Üretilecek ilk 4 gemide kullanılacak teknolojiyi milli savunma şirketleri karşılayacak, yerlilik payı en üst seviyede tutulmaya çalışılacak ve sonraki filoların tasarımına başlanılacak. MİLGEM projesinde 4 gemilik başlangıç paketinin ilk meyvesi olan Heybeliada’nın yapımından sonra onu TCG Bozcaada takip etti. İlk iki gemi başarıyla suya indirilerek hizmete girdi. Filonun üçüncü gemisi olan TCG Burgazada ise kısa zaman önce hizmete girdi. Serinin son gemisi olan TCG Kınalıada’nın ise test çalışmaları son sürat devam ediyor ve yakında hizmete girmesi planlanıyor.

Ada sınıfı Korvet tarzında ilk 4 geminin üretilmesinin ardından Türkiye, TF100 projesini başlatarak donanma filosunun gücüne güç katacak. Yeni üretilmesi planlanan korvetlerin ‘İ’ harfiyle kodlanması ve 110 metrelik olması planlanıyor. Üretime girecek 4 geminin ilkinin ismi ise ‘İstanbul’. TCG İstanbul, Türkiye’nin donanma gücünü ve denizlerdeki hâkimiyetini arttıracak. İstanbul’un ardından yapılması planlanan diğer gemiler ise şöyle: TCG İçel, TCG İzmit, TCG İzmir.

Ahmet Gündoğmuş

Related post

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.